Rutinin ritüele dönüşmesi

Yönetmenliğini Wim Wenders’in yaptığı, senaryosunu Wim Wenders ve Takuma Takasaki’nin yazdığı “Mükemmel Günler” filmi, MUBI’de izleyiciyle buluştu. Film, ellilerinde yalnız yaşayan, amiyane tabirle ‘dünyanın en pis’ işlerinden birini en mükemmel şekilde yapmaya çalışan, Tokyo kentinde umumi tuvaletleri temizlemekle görevli olan Hirayama’nın rutinlerle dolu hayatının arada ritüele dönüştüğü, geçmiş yaşamının ve gelecek hayallerinin paranteze alındığı şuanki modern ötesi çağımızda minimal düzeydeki sade yaşamını anlatmaya çalışıyor.

Kahramanımız Hirayama, her sabah sokağı temizleyen yaşlı adamın süpürge sesiyle uyanıyor. Yatağını topluyor, yüzünü yıkayıp dişlerini fırçaladıktan sonra bıyığını düzeltip, salonda bulunan bitkilerini suluyor. Daha sonra iş kıyafetlerini giyip kapı girişinde bulunan ahşap rafta hep aynı sıraya koyduğu eski fotoğraf makinesini, anahtarlarını, saatini, akıllı olmayan tuşlu cep telefonunu ve içinde bozuk paralarının bulunduğu kaseden kendine yetecek kadar parayı alıp evden çıkıyor. Yeni aydınlanmış gökyüzüne bakıp gülümsüyor. Bu gülümseme adeta ona fazladan bahşedilmiş bir günlük bir yaşamın karşılığı gibi şükran ve sevincin ayine dönüştüğü kutsal bir an. Bu anlar Hirayama’nın gün içerisinde iki kez yaptığı bir ritüel. Sabah evden çıkarken ve öğlen yemek yediği esnada…

RİTÜEL: ANLAM YÜKLENİLEN RUTİNLER

Rutin, şaşırtıcı yönü bulunmayan, sık sık tekrarlandığı için alışılmış olan demek. Ritüel ise belli aralıklarla yapılan tören, adet, kutsallık atfedilen tekrarlar. Rutin, bilincin eşlik etmediği anlamsız tekrarlar iken ritüel için ise rutinin bilinçli ve anlamlı olduğu ya da anlam yüklenilen rutinler diyebiliriz.

Rutin yaşam kimi insanlar için arzulanan üst bir yaşam iken kimi insanlar için gelişimi engelleyen bir yaşam. Rutinin bir açıdan kaygısız, rahatlatıcı, sıradan ve öngörülebilir oluşu belki de insanın en temel olan güvende hissetme ihtiyacından ötürü arzulanan bir yaşam.

KUTSAL MEKAN OLAN GÖKYÜZÜ, SİYAH BEYAZ FOTOĞRAF ÇEKEN ESKİ MAKİNE

Hirayama evden çıktıktan sonra evinin ön kısmında bulunan kahve makinesinden kahvesini alıp eski mini panelvan aracına binip kaset koleksiyonundan birisini seçer ve teybine takar. Daha sonra huzurlu bir şekilde işine başlar. Umuma açık olan Tokyo tuvaletlerini, bir heykeltıraşın eserine son dokunuşlarındaki hassasiyet ve incelikte temizler. Öğle arasında hep aynı parka gider, orada sandviçini çıkarıp yine başını kaldırır. Kutsal mekanı olan gökyüzüne bakış atar gülümseyerek. Ağaçların arasından süzülen güneş ışınları, zamanın ve mekanın birbirine karıştığı zaman ve mekandan öte, sanki o ana kadar yaptığı her şey o anla anlam kazanır Hirayama için. Sonra siyah beyaz fotoğraf çeken eski makinesini çıkarıp çeker o anı. İyi bir fotoğrafçıdır, koleksiyon yapar bunlardan.

Kahramanımız iş sonrasında umuma açık olan banyoya gider. Müdavimi olduğu 2 yer vardır. Metro istasyonunda bulunan salaş bir mekan ve ilgili olduğu bir kadının işlettiği restoranda yemeğini yer. Bunların dışında bir kitapçıya gider. Akşam olunca yer yatağına geçer, spot ışığının altında kitabini okur. Daha sonra gözlüğünü çıkarır, kitabını kaldığı yerden ters koyarak uyur.

Genel olarak hayatı böyle geçer Hirayama’nın. Rüyasında siyah beyaz anlamlı anlamsız gölgeler ve ışıklardan oluşan geçmiş yaşamından kesitler sunsa da pek bir şey söylemez. Hirayama’nın bu çatışmasız öngörülebilir hayatında büyük belirsizliklerinin olmayışı insan yaşamıyla ne kadar tutarlı? Oysaki insan yaşamı belirsizliklerle dolu…

HIRAYAMA’NIN GEÇMİŞİ

Hirayama’nın geçmişi hakkında da pek bir şey bilmiyoruz. Sonradan çıkıp gelen yeğeni, Hirayama’nın zamanın kıyısında rutinlerle giden hayatına dahil oluyor. Kız kardeşinin gelişiyle Hirayama’nın varlıklı bir aileden olduğu, o yaşamı terk edip böyle bir yaşamı kendisinin seçtiğini anlıyoruz. Hirayama’nın yalnızlığı, ne çok yüce bir amaç için tercih edilmiş ne de büyük travmalar sonrası bir mecburiyetten dolayı; İyi ve kötü bir yalnızlıktan öte, sade tüm insanların farklı formlarda hayal etse de öz olarak aynı güzel bir yalnızlık, adeta mükemmel denilebilecek bir yalnızlık.…

Hirayama, kitapçı ile yaptığı diyalogda “Bu kitabı okuyunca korku ve kaygı arasındaki ayrımı öğrendim” diyor. Aslında Hirayama’nın yaşamına bakacak olursak pek bir kaygısının olmadığına şahit oluyoruz. Kaygı, çağımız insanının hastalığı. Nedeni belli olmayan ortada hiç bir somut tehlike yokken yaşanılan huzursuzluk ve tedirginlik halidir. Korku ise somut bir tehlike karşında hissedilen duygudur. Hirayama’nın fazla konuşmaması, rutinlerdeki sapmalarında verdiği tepkilerde ölçülü davranma, fotoğraf koleksiyonu yapması, kaset koleksiyonun olması, ağaçlara olan hayranlığı, bitki yetiştirmesi, modern yaşamda bile çok sırıtmayan varlığı, kendisini hayatın içinde öyle bir pozisyonda konumlandırması, bunu bilinçli bir farkındalıkla yapması belki de aşırı duygu durum değişikliği yaşamaması yaşamını da duyguları gibi aynı düzlemde tutması, kaygı ve korkudan uzak minimal mutlu bir yalnız yaşam portresi çiziyor fakat bu sürdürülebilir bir şey midir ?

Filmdeki müziklerin Hirayama’nın bu sade, minimal, rutin yaşamıyla bütünlük arz etmesi, böyle bir yaşam arzusunu içinde taşı”yan insanlar için ferahlatıcı olabilir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir